.

.
.

23 Kasım 2017 Perşembe

PERŞEMBENİN GELİŞİ

Dün akşamki konserin verdiği mutlulukla başımı koyduğum yastıktan tıkalı bir burun, kazan gibi bir kafa ve kırık dökük bir bedenle kalktım. Grip, soğuk algınlığı ya da nezle her ne ise kapıyı zorluyor ama açmak gibi bir niyetim yok, beni dinlerse tabii. Zira gidilecek konserler, gezilecek sergiler ve hepsinden önemlisi çok kapsamlı olmasa da bir kitap fuarı var. İlla gelecekse daha etkinliksiz bir zamanda buyursun, alır elime kitabımı devrilirim kanepeye. 

Konser demişken, pek latif, pek eğlenceli ve pek nostaljikti. Piyano festivalinde piyanosuz bir konser olsa da müthiş bir performans izledik, bilhassa çelloda Çağ Erçağ ve kırmızı şalvarı, bej rengi yeleği ile konsepte uygun giyinmiş orkestra şefimiz Hakan Şensoy harikaydı. Tabii Antalya Senfoni Orkestrası'nın ve "Senfonik Anadolu Rock"a gitar, perküsyon ve tuşlu çalgılarla eşlik eden elemanların da hakkını yemeyelim, hepsi birlikte şahane bir dinleti sundular. Bilhassa "Hatasız Kul Olmaz"a yapılan düzenleme başlıbaşına bir senfoni gibiydi, soluksuz dinlediğimi itiraf edeyim, ki Orhan Gencebay sevmediğimi daha önce söylemiştim. Yıllarca Erkin Koray'ın sesinden dinlediğimiz "Arap Saçı" orkestranın ve çellonun yaptığı segâh makamındaki taksimlerle beni benden aldı. Ve "Dönence", şef Hakan Şensoy introya çocukluğunu taşımıştı, bizi de çocukluğumuza ve ilk gençliğimize götürdü. Konserin son iki parçası Cem Karaca'dandı. "Resimdeki Gözyaşları" ve "Namus Belası", daha fazlasını söylememe gerek yok herhalde. Melih Kibar'ı da anmadan geçemeyeceğim, şef "Çoban Yıldızı"nı "abimle benim şarkımdı, kendim için seçtim" diyerek çaldırdı, biz de Eurovision'lu yıllara döndük. Hasılı salondan çıktığımızda keyiften esrimiş, pek de duygulanmıştık.


 
Hem ışık durumu, hem de sahneye uzaklık nedeniyle pek net çıkmadı fotoğraflar, ayrıca fotoğraf çekmektense konseri sindire sindire dinlemeyi tercih ettim, bu ikisini de parçaların aralarında çektim zaten. Lakin uyarılara rağmen insanlar pek çok şarkıyı kayda aldılar, telefonlarını mıncıkladılar, flaşla fotoğraf çektiler. Tam önümde oturan kabarık kıvırcık saçlı iki kadın başbaşa verip sürekli sohbet etmeselerdi çok iyi olacaktı ayrıca, her ikisi de saçından tutup "Ayrılın be, evde konuşursunuz, konseri dinleyin" dememek için zor tuttum kendimi içimdeki edepsiz canavar arada uyanıyor böyle, neyse ki eyleme geçmeden zaptediyorum 😀 Yanımda oturan pek postmodern görünümlü iki gençten biri de "gitar solosu yeterince duyulmadı abi, ben alkışlamam" diyerek protest tavrını ortaya koydu, yetkin müzik adamı sanırım kendisi 😀

Şimdi gidip adaçayı, ıhlamur falan içeyim, limon yiyeyim ki aklım başıma gelsin biraz. Tüm öğleden sonrayı da ismi su ısıtıcısına benzeyen yazarın (Ketil Bjornstad) okurken Ikea koridorlarında dolaşıyormuş hissi veren (Kobberhaugytta, Einar Skjak, Stortorget, Lijordek gibi isimler geçiyor, haksız mıyım 😉) kitabını okuyarak geçireyim. Zira yarın hem Örtmenler Günü, hem de Kitap Fuarı açılışı, toparlanmam lazım. Hoşça kalınız, müziksiz kalmayınız efenim...

22 Kasım 2017 Çarşamba

CEHARŞENBİH

Yine bir gün atladım ama neyse ki öğretmen de atladı, başöğretmen zaten ortalarda yok, yıllık izne çıktı galiba :) Ne yapayım sabahtan yazacak olursam yazacak bir şey olmuyor, akşam yazsam herkes uyumaya gidiyor okuyan çıkmıyor, en iyisi biriktirip yazmak.

Evvelsi gece Antalya'nın altı üstüne geçti fırtınadan. Sabaha kadar uludu doğa. Sıcak iklimde yaşamayanlar tepede günısı denilen kazuletle yaşamayı bilmezler. Güneş enerjisiyle sıcak su sağlayan bu sistem özünde faydalıdır, doğal yoldan ve sözde maliyet masrafı dışında masraf etmeden sıcak su sağlar ama ikide bir çatlar patlar. Sızıntı yapar, hatta bazen şarıl şarıl akar, sahibi alt katlarda oturuyorsa sistemdeki kaçaktan haberi olmaz, hele de yazlıkçı ise üst katta oturanların vay haline. Onlar sadece şişmiş su faturası ve tamir masrafı öderken, şarıl şarıl akan sular bir süre sonra çatıdan sızıp üst kattaki evlere akmaya başlar, duvarları nemlendirir, badanaları kabartır. Bir seferinde bayram nedeniyle 5 günlüğüne Ankara'ya gitmiştik, döndüğümüzde evin salon duvarları Damlataş Mağarası'ndan hallice idi, yer döşemesi kabarmış, odadaki nem düzeyi o kadar artmıştı ki müzik seti bile çalmaz olmuştu. Sebep üstümüzde oturan ve kendileri de bayram için memleketlerine giden ailenin çatlayan günısı deposu idi. Şarıl şarıl akan su ne derece aktıysa üst katı geçip bizim eve bile ulaşmayı başarmıştı. Allahtan karşı komşu farkına varıp vanalarını kapatmış da bu kadarcık zararla kurtarmıştık. İşte bu kod adı "Günısı" olan arkadaşlar fırtınalı havalarda nefesli ve vurmalı sazlardan oluşan bir senfoni orkestrasına dönüşüyorlar. "Vınnn", "Tak tak tak", "Vuuu", "Güm güm güm" sesleri arasında uyumaya çalışıyorsunuz. Hele bir de alt ya da üst komşunuzun pencereleri panjurlu ise yeme de yanında yat. Bir nevi viyolonsel etkisi de ekleniyor orkestraya. Evin dibindeki çınar ve selvi de artan hışırtılarıyla coloratur soprano olarak renk katıyorlar konsere. Böyle bir uykusuz gecenin sabahında güneşli ve ayaz bir havayla yüzyüzeydik dün. Öğrendik ki bazı yüksek yüksek tepelere kar yağmış, eh oralara ev kurmasalarmış, aşrı aşrı memlekete de kız vermeselermiş değil mi 😀 Annem ben evlenip başka bir şehre yerleştiğimde 5 yıl kadar bu türküyü söylemişti de o sebeple repertuarımda ilk sıralarda yer alır 😀

Ev camlardan giren güneş nedeniyle sıcacık, dışarısı ise esen poyraz nedeniyle fena halde üşütücü idi. Bizzat denedim, iki adet kargo göndermem ve markete uğramam gerekiyordu. Sıkı sıkı giyindim (sıkı dediysem sweatshirt üstü polar, burası Antalya, abartmayalım), PTT şubesine girdim. Başıma geleceğin farkındaydım aslında, mekan yine çok kalabalık ve klimasız Ağustos ev içi gibiydi. Poları çıkardım çıkarmasına ama yine de ter tanelerinin saçlarımın arasından ve sırtımdan aşağı inişlerini engelleyemedim sıra bana gelene kadar. İşlem bitince polarımı giyip dışarıya çıktığım anda esen rüzgar muşamba gibi yapıştırdı üstümde ne varsa sırtıma. Koştura koştura markete gittim, mübarek sokaklar uğultulu tepeler gibiydi ama karşıma çıkan bir Heathcliff olmadı kader utansın, tek gördüğüm marketin sebze tartıcısı kel oğlandı. İşimi bitirip eve döndüğümde hem sırılsıklam terli, hem de fena rüzgar yemiş haldeydim. Acilen bir Aspirin alıp koca bir kupa da adaçayı içtim. Bir süre sonra tekrar hazırlanıp bu defa sinemaya gitmek üzere çıktık evden. Aynı rüzgarı bir daha yememek için taksiye bindik. Taksi feci havasızdı, gideceğimiz yer uzak olsaydı kokudan boğulabilirdim, fularımı burnuma sararak zor bitirdim yolu. Radyoyu açtı şoförümüz ama "Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali" düzenleyicilerinin konuk olduğu bir sohbet programına denk gelince kanalı değiştirdi anında, halbusi ben dinlemek istiyordum. Geçtiği kanalda klasik müzik yayını vardı, ondan da derhal uzaklaştı, epeyce aradıktan sonra Orhan Gencebay'ın bir şarkısına denk geldi, sabitlendik. Kokuya ilaveten Orhan Baba, tadından yenmez bir yolculuk oldu, keşke şehirlerarası gitseydik. 

Biletimizi aldık ve kompleksin en küçük salonuna konuşlandık, iki kişiydik zaten. Ben ve kocam. Film de şuydu:


"Beginner", ismine bakıp yabancı sanmayın. Genç bir ekibin çektiği ve başrolünü Güven Kıraç'ın oynadığı bir yapım. Güven Kıraç'a bayılırım. Filmde 60 yaşını geçmiş, tek arzusu İngilizce öğrenmek olan bir taksi şoförünü canlandırıyordu. Daha fazla detayla spoiler vermek istemiyorum, belki izlersiniz ama sıcak, samimi, keyifli bir filmdi. Koca salonları kapatan ve haftalarca vizyonda kalan diğer filmlerden daha çok beğendim. Sinema işletmesi bu filmleri "Festival Filmleri" adıyla gösterime sunuyor ve aynı günde farklı seanslarda üç değişik film oluyor. İzlemesi de, saatini denk getirmesi de zahmetli kısacası ama biliyorsunuz ki son yıllarda bizim ülkede kalite prim yapmıyor. 

Film çıkışı yemeği de dışarda halledip döndük eve. Yine rüzgarlı ama dünkü kadar gürültülü olmayan bir geceden sonra bugüne erdik. Senfoni orkestrası yerini oda orkestrasına bırakmıştı diyebiliriz. Ortalık güneşli, rüzgar durmuş, gökyüzü berrak, Bey Dağları kalemle çizilmiş gibi net. Bugün akşama kadar evdeyim, biraz okumak istiyorum, iki aydır hızım düştü zira. Akşama ise Piyano Festivali kapsamında Hakan Şensoy'un yönettiği, çelloda Çağ Erçağ ve gitarda Nurkan Renda'nın solist olarak yer aldığı "Senfonik Anadolu Rock" konserine gideceğim. Senfonilere doyamadım anlayacağınız. Yarınki blog yazımda yer veririm artık konsere, gününüz güzel geçsin...

20 Kasım 2017 Pazartesi

GELDİM, GELDİM :)

Ooo iki gündür yazmamışım, yetkililer görmesin :)

Bugün üç güzel şey oldu, sabah grip olacakmış gibi kalkan bünyeyi iyileştirdi. Önce uzun zamandır görmediğim bir arkadaşım aradı, Antalya'ya geldiğini ve uygunsam kahve içmeye geleceğini söyledi, uygun olmasam bile uygun hale gelirdim, o derece yani. Ardından Kitapyurdu'ndan sipariş ettiğim kitapları getirdi kargo görevlisi, etti mi sana iki. Üçüncüyü ise biliyor ve bekliyordum. Geçen hafta gelen bir mailden dolayı. TRT Türkiye'nin Sesi Radyosu'ndan bir yapımcı aramış ve "Hayatın Sesleri" programında kitabımla ilgili bir söyleşi yapmak üzere telefon konuğu olup olmayacağımı sormuştu. Önce çok şaşırdım, kitabı ve beni nasıl bulduklarını sordum, Milliyet Kitap ekinde yayınlanan bir tanıtımdan kitabı, sosyal medya aracılığı ile de beni bulmuşlar. Haliyle kabul ettim ve pazartesi günkü programa katılmak üzere sözleştik. Öğleden sonra konuklarım geldi, onlarla sohbet ederken de programdan telefon. Yan odaya geçip canlı bağlantı ile kitap üzerine sorulan soruları cevapladım. Sonra da konukların yanına döndüm. Ne dedim, nasıl yayınlandı bilmiyorum, konuşmaya başladım mı kendimi unuturum zira :) Bir süre sonra kaydı bana yollayacaklar, o zaman dinlerim artık. Anneannemin deyimiyle ahir vaktimde meşhur olacağım galiba :))))

Cumartesi günü hava çok güzeldi, öyle ki kısa kollu ile çıktım evden. Antalya'ya yerleşen sanal alem arkadaşlarımdan biri ile bir buluşma yaptık, bol sohbetli, güzel manzaralı, sıcak bir buluşma idi, gençlerle arkadaş olmak şahane, sayelerinde gençleşiyorum. Eve dönerken de epeydir uğramadığım parkta güzel bir yürüyüş yaptım, henüz bu parka sonbahar gelmemiş. amerikan sarmaşıklarındaki birkaç kırmızı yaprak dışında ağaçlar hala yeşil. Akşam Ian McEwan'ın "Fındıkkabuğu" kitabını bitirdim, ilginç bir konuydu, bir fetüsün ağzından cinayet öyküsü okudum. Yazarın her kitabı kendine özgü zaten, seviyorum. Pazar günü niyetim gün boyu tembellik etmekti ama ufak tefek işler bile akşama kadar beni meşgul etti. Çamaşır yıkadım, bulaşık makinesi boşalttım, mutfağı toparladım, salonda oraya buraya atılmış ıvır zıvırı yerlerine yerleştirdim. Yatak çarşaflarını, yastık kılıflarını değiştirdim. Bu arada yastık kılıflarımdan biri kayıp, içinizde gören var mı :) Kendime öğlen için bol otlu peynirsiz omlet yaptım. Bir hafifleme çabam var, umarım başarıyla sonlandırırım. İncir çekirdeğini doldurmayan bu işler için sürekli devindim ve bol miktarda terledim. Ter satılabilen bir şey olsa yemin ederim trilyonerdim. Sonunda oturabildiğimde ise yazın "Müzik Uğruna" isimli kitabını okuyup çok beğendiğim Norveçli müzisyen ve yazar Ketil Bjornstad'ın Türkçe'de basılmış diğer kitabı "Düşüş"e başladım. Hafta sonu bu şekilde bitti. 

Guguruk'u soracak olursanız her fırsatta içeri girmek için çabalıyor, cumartesi günü mutfağa dalmış dolanırken beni görünce kaçtı. Sonradan farkettim masa örtüsündeki gübreyi :) Sayesinde artık balkon kapısı açamaz olduk. Ne diyeyim, canı sağolsun. Aşağıdaki fotoğraf cumartesi günü parktan:

 


17 Kasım 2017 Cuma

HAFTA BİTERKEN

Guguruk'u bugün yine mutfaktan içeriye girme teşebbüsünde yakaladım. Üstelik gelmesin diye kapıyı aralık bırakmıştık. Meğer uçarak değil yürüyerek geliyormuş manyak :) O aralıktan poposunu sallaya sallaya bir girişi vardı ki görecektiniz, sanırsınız babasının evi. Hoş babasının olmasa da dedelerinin evi sayılır, kaç tanesinin dünyaya gelişine şahit o balkon ama içeride ne işin var kardeşim. Yok yok kitap seviyor bu, en yakın halk kütüphanesi bile biraz uzakça olduğundan bizim evdeki kitaplık kolayına gitti. Heryeri gübrelemese sakıncası yok, gel oturalım, çay kahve içer, dedelerinden, onların dünyaya geliş serüvenlerinden konuşuruz. Arada kısır falan yapar ikram ederim, seviyor bu cinsler kısırı. Lakin arsız, denk geldiği yere bırakıyor artıklarını, o yüzden cıss, balkondan gerisi yassah hemşerim!

Mevsim değişikliği alerjik öksürüğümü azdırınca esasen bugün doktora gitmeye niyet etmiştim ama doktorum pazartesiye kadar izinliymiş, ben de benzer bir etkinlik yapayım dedim, sinemaya gittim 😀
Juliette Binoche'ye bayılırım (Çelınç gereği kendimle ilgili bilgi bu olsun), "İçimdeki Güneş" de bugün vizyona girince düştük yola:


Gelgelelim beklediğim gibi çıkmadı film, sevdim desem yalan söylemiş olurum. En güzel yanı 50'li yaşlarını süren Juliette Binoche'un yıpranmamış görüntüsü idi, gülümsedikçe içim açıldı. Lakin film pek açmadı. Orta yaş bunalımındaki ressam, dul ve tek çocuklu Isabella'nın sürekli değişen aşklarını, buna paralel seyreden hayal kırıklıklarını ve gözyaşlarını izledik. Önce koca göbekli, sevimsiz iri yarı bir bankacı, ardından nisbeten yakışıklı ve daha genç bir tiyatro oyuncusu, arada sırada ziyaretine gelen kel eski kocası ve son olarak canlıdan çok ölüye benzeyen son sevgilisi. Hepsi üzdüler güzelim kadını, hoş kadın da üzülmeye teşne idi ya orasını fazla karıştırmayalım. Son sahnelerde Gerard Depardieu çıktı ortaya, medyum muydu, falcı mıydı, terapist miydi pek keşfedemedim ama o perdeyi kaplayan kocaman görüntüsüyle o kadar uzun konuştu ki fenalık geldi. Hasılı kelam bugün filmi değil ama Juliette Binoche'yi seyretmiş olarak çıktım salondan. 

Şimdi sıra İstanbullu Gelin'de, gidip İpek'e ve kaynanalara biraz çemkireyim. Keyifli hafta sonlarınız olsun efendim...

16 Kasım 2017 Perşembe

SABAH GÜNLÜĞÜ

Sabah bilgisayarı açtığımda Firefox "Bir dakika" dedi, "kendimi yeniliyorum, birazdan karşınızda olacağım". Nitekim az sonra buyurdu geldi, her şeyin yeri değişmiş. İşin yoksa bir de buna alışmak için çabala. Ne yaptın yani, iki sekmenin yerini değiştirmişsin. Rutini bozan saçma eklemeleri sevmiyorum. Sayfa yenilemek için sürekli ekranın sağına hamle ediyor, hatta bazen farklı bir şeyi tıklıyorum. Neyse buna da alışırız, neye alışmadık ki.

Az evvel kapı çaldı, çok sinirli bir kargocuydu gelen. Daha önceki siparişimde eksik gönderilen kitabı getirmiş, tek kitap için üçüncü kata çıkmış olmaktan dolayı mutsuzdu. E ne yapayım yani, git derdini Babil.com'a yan. Ben bile farkında değildim o kitabın eksik geldiğinden. Gönlünü aldık "Kusura bakmayın" falan diyerek. Neme lazım, zaten netameli bir şube, kızdırmaya gelmez, kargolar uzay kara deliğinde kayboluverir ya da geciktirip meletirler sonra. Bu da benim şansım, posta dağıtıcısı da ayrı bir cins, ağzından hiç eksik etmediği sigarasının dumanını suratıma üfleyerek "Sana ne çok posta geliyor" diye kafa tutabiliyor, hele taahhütlü postalara hiç tahammülü yok, "Şunu normal yollasalar da yukarıya çıkmasam" diye söylenir. Hem samimiyiz, hem atarlı. Nerede o eski postacı amcalar, liseyi bitirdiğim yıl başka bir semte taşınmıştık. Adamcağız üniversite sonuç formumu arayıp bulup yeni evde elime teslim etmişti. 

Dün bir haftadır aklımda olan üç işi bitirdim, basit şeylerdi aslında ama üşengeçlik basit, karmaşık dinlemiyor. PTT şubesine uğrayıp yurtdışındaki bir arkadaşıma kitabımı yolladım, umarım sağ salim gider. Yasemen'e, Belçika'ya 5 günde ulaşmış olmasından dolayı umutluyum. Sonra duvara asılmak için bekleyen ikisi yeni, biri eski üç duvar tabağını kargoyla gelen asma aparatlarına sarmalayıp yerlerine yerleştirdim. Asma aparatı bulmak ayrı bir sıkıntı, sorduğum hiçbir züccaciyecide (ay bu kelime beni öldürür, söylemesi ayrı dert, yazması ayrı) bulunmuyordu. Sonunda yine internet imdadıma yetişti, "Gitti Gidiyor" sağolsun, 24 saatte ulaştı elime. Duvarım şenlendi böylece. Son olarak da çerçeve için bekleyen resimleri alıp camcıya gittim. Gittim derken evin dibinde zaten, düşünün ne kadar ihmalkarım. Çerçeveci beni sevinerek karşıladı, "Ooo yenge nerelerdesin sen, taşındınız mı yoksa?" dedi. Düşünün ne zamandır uğramamışım. "Yok" dedim, "Duvarlarda yer kalmadı, pek çerçevelik durum olmuyor o yüzden, bunları da bir yerlere sıkıştıracağım işte". "Yaşa yenge" diyerek coşkuyla cevap verdi, "Elalem duvarına çivi çakmıyor, boş duvar mı olur hiç". "He" dedim, "pansiyon gibi, hiç hazetmem boş duvarlardan". "Hah yenge, ne güzel dedin, çok zevklisin valla" diyerek mesleğine yaptığım katkıdan dolayı hem gazladı beni, hem de bir miktar iskonto yaptı :)

Ve son olarak, az evvel Guguruk'u salonda dolaşırken yakaladım, ben girince kendini kütüphanenin üstüne dar attı:


Bu çocuk kitap mı seviyor, kendini kedi sanıp bizim eve kapılanmak mı istiyor, atalarının balkonumuzda doğmuş olmasından ötürü genetik mirası mı çekiyor, yoksa tuvalet olarak kullanmaya en uygun mekan olarak mı görüyor bilemedim. Zira yine sehpanın üstünü nadide atıklarıyla onurlandırmış. Kumaş zemin kullanmadığına şükrettim. Balkon kapısını ardına kadar açtım ama çıkmayı beceremiyor, sürekli pervaza çarptı, korktu. En sonunda eşim yakalayıp balkona bıraktı ama bu arada epey tüy ve telek bıraktı ardında. Ne olacak bu Guguruk'la halimiz bilmiyorum. Atıklarını bırakmasa girsin, gezsin, çıksın diyeceğim ama iki seferdir kuş pisliği temizliyorum eşyaların üstünden. Açık kapı bırakmayacağız anlaşılan. Haydi kalın sağlıcakla...

15 Kasım 2017 Çarşamba

DELİL



Fotoğraftaki 3 adet tüyü bu sabah mutfağın balkona açılan kapısının önünde buldum. Yine bir girişimde bulunulmuş ama kapı aralık olduğundan dalamamış içeri arkadaş. Ne olacak halimiz seninle? Hem artık sana bir isim koymak şart oldu, yakında nüfusumuza kaydettireceğiz gibi görünüyor. Kız mısın, erkek misin bilemiyorum, zooloji bilgim o denli gelişmiş değil, o zaman anonim bir isim bulmalı diyeceğim ama gönlüm Guguruk'dan yana. Artık kız isen de, erkek isen de kabul eyle, sana kısaca "Gug" diyebilir miyim kuş kardeş? Yalnız bir ricam var, kabul arada eve girip bir dolanıp gideceksin, yalnız çok rica edeceğim kitapların tepesine yuva yapmaya kalkma, o zaman külahları değişiriz. O döktüğün tüyleri bizzat elimle yolar, seni de pilav üstü yaparım...dersem de inanma ama zaten sen böyle bir terbiyesizlik yapmazsın değil mi entellektüel kumru olarak. Ha bir de farkına varmadım sanma, dün salonda otururken dikkatimi çekti, pazar günü benim olduğum odaya gelmekle kalmamış salonda da küçük bir tur atmışsın. Klozet olarak kullanacak yemek masası sandalyesinden başka bir şey bulamadın mı yani? Hem de az buz değil, günlük bilançoyu boca etmişsin kumaşın üstüne. Silip çıkaracağım diye elim, bileğim koptu. Üstelik hala da hafiften izi kaldı, çamaşır suyu mu üretiyorsun o minicik midende bilmem, bıraktığın yer ağarıyor. Bak bir daha yakalarsam affetmem, senin hatırına sandalye yüzü değiştiremeyeceğim. Edebinle gir, çık. Aksi halde balkon sınırlarından öte geçme. Yüz verdik diye şımarma, astarını vermeyeceğim gibi bozuşuruz ayrıca. Haydi kal sağlıcakla, gelmeden önce de mümkünse kapıyı çal ya da üç defa "Guguruk" de...

Kendimle ilgili bilgi: Böyle sık sık kuşlarla muhabbet ederim :)

14 Kasım 2017 Salı

SİNEMALI SALI

Kumru ziyaretiyle geçirdiğimiz pazar gününün ardından dün de arkadaşı mutfağı kolaçan ederken yakaladım. Zeminde pıtır pıtır yürüyordu. "Aaa ama sen çok oldun, ya gel bizimle yaşa, ya dışarda kuşdaşlarınla" dedim, cevap olarak vücut dilini kullandı "Pırrr!" dedi, uçup gitti. 

Öğleden sonrayı arkadaş ziyaretinde geçirdim, akşam da her zamanki gibi, yemek ye, çay iç, bilgisayar, TV başında oyalan ve yat uyu. Buraya kadar rutin dahilinde geçip gitti ama asıl macera yatarken başlayacakmış. Kitabımı alıp yatağa doğru giderken birden gök gürlemeye, şimşek çakmaya başladı ama ne gürlemek. Sokakta parkeden cümle arabaların alarmı öttü, ben bomba atıldı sandım, saniye sektirmeden gelen şimşekle de "amanin yıldırım düşüyor" moduna geçtim. Ardarda belki 15-20 dakika bir yandan gürledi, bir yandan çaktı ve sonra öyle bir indirdi ki gök yere yapıştı sanırsınız. Karşı caddeyi göremedik, sanki önüne sudan bir duvar dikilmişti. Balkon giderlerini ve pencere denizliklerini kontrol edip yatmaya gittim, yağmuru durduramayacağıma göre yapacak bir şey yoktu. Çok geçmedi, sanki o gürültüyü çıkaran başkasıymış gibi sakinledi hava. Meğer o sürede Finike'de hortum çıkmış ve ortalığı perişan etmiş. Antalya yağmuru bu, yıllardır alışsak da korkutuyor.

Bugün yine sinemaya gittim: "Umudun Öteki Yüzü". Finli yönetmen Ari Kaurismaki filmde Finlandiya'da hayatları kesişen iki insan üzerinden mülteci meselesini konu almış. Suriyeli araba tamircisi Khaled ile, karısını ve işini terkedip restoran açan Wikström'ün öyküsü çok ilginçti. Yer yer kara mizahla kahkaha attıran film aslında göç, mültecilik, işsizlik, ırkçılık gibi günümüz sorunlarını işliyor. Filmde yer alan tüm bireyler, özellikle Finlandiyalılar bir tuhaf, robot gibiler, gülmüyorlar, soğukkanlılar, durgunlar. Yer yer çeşitli şekillerde müzik yapan gruplar bile robot gibiler. Değişik bir filmdi, Berlin'de Gümüş Ayı almış, durağan temposuna rağmen izlediğime memnun oldum. 


Film çıkışı arkadaşın almak istediği bir kitap için hemen yan taraftaki D&R'ye girdik. "Kıymetli Şeylerin Tanzimi"ni sormaktı niyetimiz. Orası kitapçıdan ziyade süpermarket olduğu için önce bizimle ilgilenebilecek bir görevli aradık, birisi lütfedip geldi. Kitabın adını söyledik, bilgisayar ekranını açmak için epey uğraştı, bir türlü açılmadı sistem. Sonra açıldı, bu defa ismi yanlış mı girdi bilmem, bulamadı. Bulamamasını öyle bir kitabın varolmamasına bağlayarak standlardan birinde duran ve kendisine hayli meşgul görüntüsü veren havalı görevliye seslendi: "Küçük Şeylerin Tanzimi diye bir kitap hatırlıyor musun?". Sözkonusu arkadaş gözlerini kıstı, bir süre düşünür gibi yaptı ve sonra elindeki kalın kitabı havada şık bir pirüet çizdirerek standın üstüne fırlattı, kasılarak cevap verdi: "Yoo hatırlamıyorum".  Zaten öyle bir kitap hiç varolmadı, biz uydurduk, derdimiz size angarya yapıp olmayan kitabı aratmak, değerli zamanınızdan çaldık, affeyleyin, hatta elinizdeki kitabı kafamıza atın. Kitapla uzak yakın ilgisi olmayan kişiler niye kitapçıda çalışır? Haydi çalıştı, niye biraz kendini geliştirmez. Bunun daha makul, daha kibar bir cevap verme biçimi yok mudur? Sonuçta kitap bulunamadı. Bir süre önce de aynı mağazada yanından geçerken çantamın değdiği bir görevli kız, daha ben "pardon" demeye fırsat bulamadan "Oha!" demiş, kasada söylediği lafı yüzüne vurduğumda da "siz de çarpmasaydınız, özür dileseydiniz" diye üste çıkmıştı. Gelgelelim kader utansın, mahkumuz bu D&R'lere, bütün güzel kitapçılar birer birer kapanıyor çünkü.

Eve dönerken gökyüzünde yine bulutlar birikmeye başlamıştı, yarın ne olur bilemem ama sanırım pastırma zamanı da yavaş yavaş geçiyor. Önümüz kış galiba :)))